|

Ağaçları Beklerken
Nalan Erbil
Madison, Wisconsin, USA
03/14/2010
“ En büyük gurbetçi,
Odysseus” M.Kundera
Yolculuğu düşünüyorum uzun zaman. Uzak bir öğle saatinde herhangi
bir yerde . Bir çocuk puslu ağaçların arasından beliriyor. Bulmaya
gidiyordum. Bekleşiyor eskiler, yeniler, yenileşecekler. Bir, iki
turuncu. Yol uzundu;
bir gezgin yolu gibi, belirsiz.
Katar-Sis. Kalabalıklar içinden eve dönüş. Yolculuk nedir? Geceli
gündüzlü bir duyum, bütünlük arayışı. Sonsuzluğa ait mi?
Birçok kez özgürlük ölümden sonra gelir. Affediliriz. ve geri
döneriz; çünkü öldük ve yatağımıza dönmemiz gerekir.
Uzak ülkede, benimle. Varmamak için uzun bir gezinti. Yaşamıma
birlikte getirdiğim bir defter:
Patlamış Raphael’si Baş.
İlk elime aldığımda az önemsedim. Yazdıkça bana benziyordu;
hatta onun ben olduğunu düşünüyorum bir süredir.
Doğrusal bir gerçeklikle bağlanmış gibiyiz. Ya da yazmaya
başlama aralığı, gizemli bir keşismeyle doğrudan çakıştığı için
büyülendim.
Bildiğim yerlerdeyim.
Hiç bulunduğum yerde olmadım.
Evden uzakta olduğumu sanıyordum, bozkır ve tozlar ülkesinde.
Hala buzdan sular.
Geçmişe geldim; çocuktan zamana şimdi.
“Belli bir noktadan sonra artık dönüş yoktur. Ulaşılması gereken
nokta da budur.” F.Kafka
Gidiş, hastalıklı tutulma anlarında yorgun düşer. Gerçekte, düşmek
korkutucudur, rüyadan uyanış gibi.
Korku, bazen ne kadar yersiz olursa olsun kurtulamıyorsun.
Gitmekle dönmek ayrı dursalar da aralarındaki birbirine muhtaç bir
ilişki. Dönüş gitmeyle bir olup yola düşer.
Gerçekliğin çift yumurta ikizkardeşinin keşfi.
“Gecede dalların eski dilini bilmeyen biri gibiyim”
L.Aragon
Ağaçlar karanlık olunca çocuk korkuyor. Evrensel sesler ve yalnızlık
ülkesinde, duyuyorum. Gökyüzü ve yerin birleştiği çizgide duruyor.
Unutuştan önceki anılar ve hatırlamalar diyarı. Birkaç damla
sessizlik.
Uzaydan dünyaya
gelmiş de aracı bozulmuş ve koca evrenin ücra köşesinde olan dünya
gezegeninde kalmış ve unutulmuş bir yabancı gibi. Evlik
oyunlardan kaçtım. Hava bungun. Kertenkele ve yılanlara
bakıyorum. Kalabalık boğazımı düğümledi: Direnme.“Evet,
karıştırıyorum şimdiyle geçmişi”. Bir şair dede söylemişti. Dedem
özgün bir gün tutucudur;
takvim-i ragıpları arka odadaki beyaz un çuvallarında
“zamanın tozuna” bulanmış: Ne
kadar hüzünlü bir gün…16.11.09
Nereye daha yakın olduğumu gözlüyorum.
Kendi dilimi unuttuğum kadar
unuttum ağaçların dilini. Dans edişleri esrik; bir anlık
dokunmadan diğerine estiriyor rüzgar. Gökyüzündeki beyazlık kozadan
çıktı ve birlik olup yeni dönüşü dokumaya başladık:
“zamanıdır, zamanı gelmenin/ artık zamanıdır.” P. Celan

NURETTİN ERKAN’IN RESİMLERİNDE
“BEDEN VE TAŞ”
Lütfiye Bozdağ
Nurettin Erkan’ın resimlerinde; canlı bir
varlığın bedensel gerçekliği ile cansız bir varlığın fiziksel
gerçekliği, “beden ve
taş”
iki ayrı kavram bir arada.
“Beden ve
taş” arasındaki metaforik ilişki, tarihin en eski dönemlerinden
beri söylenegelen mitolojik öykülerin ve inanışların vazgeçilmez
konularından biri. Hayatın ve tarihin gizli sırlarına sahip olan
taşlar, eski
uygarlıklarda önemli bir yere sahipti. “Taş,
en eski çağlardan beri büyü ve kutsallığın metaforu olmuş,
tanrısalsallıkla bir arada düşünülmüş, sağlamlığı ve
dayanıklılığıyla, sürekliliğin ve kalıcılığın sembolü olmuştur. Günümüze
ulaşan eski medeniyetlerin tarihsel tanıklığını sürekliliğe
dönüştüren taş, doğadaki sert ve dayanıklı yapısıyla, bu gün bile
uygarlığın metaforu olarak kabul edilir.
Zamana karşı direnen
taşlar, tarihin en
kalıcı belgeleridir. Taşın
biçimlendirilmesi üzerinden varolan sanat eserleri, üzerinde insanın
el izi olan belgeler olarak, tarihe ışık tutan, geçmişten geleceğe
uzanan bağlantılardır. Birçok uygarlığın yazıtlarına mekânlık etmiş
taşlar, bir taraftan tarihin belgeleyici aracı, diğer taraftan
mimariye olan varlıksal katkısıyla binlerce, on binlerce yıllık
tarihselliğin yaşatılması ile mimesis olarak, hafızanın sanatsal
üretimi bakımından her zaman önemli olmuşlardır.
Tarih boyunca
taş, tapınma amaçlı
heykellerin araçsallığında iktidar gücünü temsil etmiş, dini
inançlarda tapılan kült olmuş, gücün kutsiyetinde saygı nesnesi
olmuş, dinsel ayinlerde de önemli bir ritüel nesnesi olarak yer
almıştır.
Taş ve
beden arasındaki metaforik ilişkiyi anlatan en ünlü efsane ise
insanın taşa dönüşmesini
anlatan Medusa efsanesidir. Medusa, öylesine güzel bir genç kızdır
ki bütün tanrıçalar onu kıskanır. Tanrıça Athena da onu çok
kıskanmaktadır. Denizlerin tanrısı Poseidon ise Medusa'ya hayrandır.
Başı öylesine dönmüştür ki bir gün Athena'nın tapınağında Medusa'ya
zorla sahip olur. Bu durumu kendisi için aşağılayıcı bulan Athena,
Medusa'yı Gorgon yaparak cezalandırır. Medusa çok çirkinleşmiş,
saçları yılana dönüşmüştür, yüzüne bakanlar taş kesilmektedir.
Medusa insan olduğu için ölümlüdür. Athena, Medusa’yı Gorgon yapma
cezasını az bulur ve Medusa'nın başını kestirir. Başı kesildiği anda
Medusa'dan sıçrayan kan damlaları Libya çöllerine düşer ve birer
yılana dönüşürler.
“İnsan ve tarih” arasındaki ilişki, “beden
ve nesne” arasındaki ilişki, Nurettin Erkan’ın resimlerinde “beden
ve taş” serisiyle, her
iki öğenin de kendi başına bir tarihselliğe sahip olduğunu ve
zamanın araçsallığında bir dönüşümler ilişkisi barındırdığını
gösterir.
Bedenin
cisimsel yapısı, en somut haliyle,
taşın mutlak
gerçekliğine denk gelen bir paralellik ilişkisi oluştururken,
bedenin; ruh ve zihin boyutu da
taşın tarihsel bellek
oluşturan boyutuyla aynı paralelde mimesis olarak, hafızanın
nesnelliğine araçsallık eder.
Öte yandan sanatçı,
beden ile bellek
arasındaki ilişkinin geçici bir ilişki olduğunu vurgular.
Beden varolduğu sürece
belleğe sahiptir, bedenin
yokluğu belleğin de yokluğudur. Ancak uygarlığın nesnesi olan
taş, belleğin sanatsal
yaratımıyla bin yıllardır varolagelmiş tarihsel ve kültürel
devamlılığını sağlayan belleğin nesnesi olarak önemli bir yer tutar.
Taşın
sağlamlığı ve kalıcılığına karşın her an ölümle burun buruna olan
insanın geçiciliği yine
beden ve taş arasındaki karşıtlık ilişkisine denk gelir.
Taş, tüm sağlamlığı ve
kalıcılığıyla varlığı, beden ise ölümle her an yok olmaya mahkûm,
geçiciliği sembolize eder.
Mimarinin, heykelin ve resim sanatın
araçsallığında taş, tarihsel bir nesneye dönüşürken, sembolik
anlamlar dizinini oluşturur.
Taş; geçmişi saklama ve yeniden meydana getirme yetisiyle
belleğe dönüşürken uygarlığın metaforu olur.
Taş ve bellek arasındaki
ilişki, taş’ın anlamının sadece fiziksel bir yapıdan oluşmadığını,
çeşitli psikolojik, kültürel ve toplumsal anlamları da içerdiğini
gösterir.
Nurettin Erkan’ın resimlerinde
beden cisim boyutuyla
maddi dünyadan beslenen ve onunla iletişim halinde olan bir
organizma, ruhsal ve zihinsel boyutuyla manevi dünyanın sınırsız
imkânları içinde şımartılmış bir metafordur.
Beden, fiziki boyutuyla
mutlak bir varlık, ruhsal boyutuyla fizik ötesi, nesne ötesi, gerçek
ötesi bir metafordur. Hatta birçok inanışta ölümle birlikte
bedenin çürümesinden,
başka bir maddeye dönüşmesinden söz edilirken, ruhun, hiçbir şeye
dönüşmeden özünü koruyarak sonsuzluk içinde varlığını sürdürmesi,
zamanı gelince başka bir
bedenle ya da aynı bedenle
tekrar buluşacağına inanılması, ruhun kalıcı,
bedenin geçiciliğine
dair bir göndermedir.
Canlı olan
beden, bir zaman sonra
ölümle birlikte biyolojik değişim geçirmek üzere toprağa karışır,
başka bir varoluş şekline bürünür.
Taş ise cansızdır, o da
parçalanarak, ufalanarak kendini oluşturan kimyasal maddelere
dönüşebilir ama bu çok uzun zaman alır ve sadece kendini oluşturan
maddelere ayrışır, başka bir maddeye dönüşmez,
beden gibi çürümez.
Taşın bin yıllarca aynı
yapıyı koruması bedenin ise ölümle gelen maddesel dönüşümü bedeni
zayıf, ruhu ise daha güçlü kılmaktadır.
Erkan’ın resimlerinde maddesel bir kütle olarak
kurgulan beden, her
türlü duygudan, ruhtan arınmış nesneler olarak tasvir edilir.
Kadının tüm yuvarlak ve yumuşak hatlarına karşın
beden, geometrik
formların katılığında, kesin, köşeli ve sert yapısıyla, canlı bir
varlıktan ziyade cansız bir varlığa, medusa mitindeki gibi “taş
kesilmiş beden”lere
işaret ederek kadının metalaştırılmasını sorgular.
Sanatçı, çağdaş simgelerle donattığı kadın
figürlerini heykelsi bir anıtsallık içinde sunarken, aynı zamanda
kadının, tarihsel süreçteki varoluş
mücadelesini, doğa ve kültür ilişkisi içinde de sorgulamaktadır.
Resimlerinde cinsel kimliğinden arındırılmış kadın figürleri
eylemsiz ve durağan halleriyle dişil erotik çağrışımlardan arınmış,
eril arzunun nesnesi olmaktan uzak kadın imgesine değil insan’a
gönderme yapar.
Kimliksiz
bedenler inşa ederek, bedeni organsal unsurlardan, sabit
kalıplardan uzaklaştırarak serbest bırakmak, cinsiyetçi görünümünden
kurtarmak ister, böylece beden tıpkı
taş gibi nesnel bir
süreklilik düzlemi içinde objektif kimliğiyle var olur. Sanatsal
anlayışını sadece kendi düşüncelerini ifade etme aracı olarak
görmeyen Erkan, alışılmış kodları ve biçimleri yıkma yönünde de
kışkırtıcı olabileceğini ortaya koyuyor.
Yüzyıllarca
beden algısını
belirleyen kavramların başlangıç noktası cinsel kimlikti.
Beden ortaçağda
aşağılanmış, dinin katı kurallarına maruz kalmış, günahın kışkırtıcı
nesnesi olarak cezalandırılmıştı. Rönesans’la beraber estetiğin
nesnesi olan beden,
resim ve heykel sanatının idealize edilen vazgeçilmez güzellik
nesnesiydi. Sanayi devrimiyle birlikte bir makine gibi görülen
beden, etten ve kemikten
sıyrılmış, saatle çalıştırılan bir makineye indirgenmiş, duygu ve
düşünceden, zekâdan soyutlanan
beden, sadece çalışmaya,
daha çok üretmeye endekslenmiş emeğiyle, iş gücüyle kapitalin
nesnesi olmuştur.
Tarih boyunca
bedene dair söylemler;
namus, bekâret gibi cinsellikle ilgili geleneksel konulardan
şiddete, eşcinselliğe, politikaya, ekonomiye ve sosyolojiye,
uzanan geniş bir alanı kapsar. Günümüzde ise
bedenin algılanması,
bilim ve teknolojideki gelişmelerle
bedenin “bir tür organik
makine” olarak değerlendirilmesi sonucu tüketim endüstrisinin
nesnesine dönüşür. Görselliğin ön plana çıkmasıyla birlikte
beden, kadınlar
açısından gençleşme ve güzelleşme arzusunun metası, reklâm sektörü
için her türlü nesnenin beden üzerinden pazarlanabilir aracı ve
cinselliğin nesnesi olarak metalaşmıştır.
Tarihsel süreç içinde, iktidar çatışmalarına
bizzat sahne olan beden,
kendi olmak dışında her şey olmuş, dinsel, toplumsal ve siyasal
düzenlerin tahakkümünde kendisine yüklenen anlamlara hizmet
etmiştir. Foucault’nun da belirttiği gibi, geçmişte ruhun metaforu
olan beden, günümüzde
tüketim kültürünün temel öğesi olmuştur. Bütün dinler, siyasal
düzenler, bedeni kontrol
etmek ve onun üzerinden rant sağlamak amacını gütmüşlerdir. Sosyal
süreçlerle belirlenen bedenin
görevleri, disiplin aygıtları aracılığıyla işletilmiş, disiplin
aygıtları, dinsel öğreti ya da total bir ideoloji ağıyla örgütlenmiş
ve beden üzerinde
tahakküm aracına dönüşerek, özgürlüğün ve eşitliğin engelleyicisi
olmuşlardır.
Nurettin
Erkan, resimlerinde bedeni,
bireysellikten uzak, tüm kütleselliğiyle, diğer öznesiz
bedenlerle bir arda
kolektif bir var oluş halinde sunuyor. Doğaya ve evrene ait bir var
oluşun içinde cinsel kimliğinden vazgeçen beden, insan kimliğine
bürünen bir anlam yolculuğuna götürüyor, izleyiciyi.
Beden ve
“taş” arasındaki karşıtlık ilişkisine dikkat çeken sanatçı için,
evrenin yasaları içinde vücutta meydana gelen fiziksel ve kimyasal
değişiklikler, bedenin
gücüne ve kalıcılığına indirilmiş bir darbedir. Bir taraftan hayatın
kalıcılığına fiziksel olarak tutunamayan beden, diğer taraftan
ideolojilerin hayatı adaletsizce sistemleştirmesine de vicdan olarak
tutunamaz. Bu anlamda evrenle içsel ve dışsal bir bağlantı, sağlam
bir kalıcılık ilişkisi kuramayan beden, acizlik içinde evrenin
sonsuz boşluğunda bir sarkaç gibi salınıp durmaktadır.
Bedenin uzay boşluğunda
asılı duran suskun, hareketsiz figürleri sarsıcıdır. Öznesiz
bedenlerin yarattığı bu
travmayı kendisiyle empati kurarak izleyen seyirci, derin ve sarsıcı
bir psikozla yüz yüze gelir. Bu görüntü, öznesi olmayan, cinsiyeti
olmayan bedenlerle dolu bir tiyatro sahnesi gibidir. Sahnenin
boşluğunda kimliksiz bedenler
rollerini oynamış, tüm sözlerini söylemiş, oyun son bulmuş,
sessizliğin içinde güçlü bir sorgulama başlamıştır.
Nurettin Erkan; “Beden ve Taş” serisinde, iç-dış,
varlık-yokluk, geçicilik-kalıcılık gibi karşıtlıkları vurgularken,
psikolojik bir mekânsızlık, zamansızlık yaratarak nesnelerin ve
bedenlerin içini
boşaltarak, onların yeni oluşumları üzerinden yeni anlamlar örgüsü
örerek izleyicinin gerçeklik duygusuyla oynuyor. Sanatçı kendine ait
metaforik simgelerle donattığı
bedenleri, tarihsel bir
perspektiften günümüze kadar getirerek
beden metaforuyla
biçimin içini boşaltıp başka bir biçime başka bir anlama nasıl
öykündüğünü gösterir.
“dünyada bir durum olarak
beden ona ne içerden ne
de dışardan dayatılmış bir nesnel yapıya indirgenebilir”, diyen
varoluşçu görüşe gönderme yapan sanatçı, cinsiyetin bir önemi
olmadığını, “taş ve beden”
serisiyle yalnızca kadın sorununa değil, “bellek ve
beden” kavramıyla yaşama
ve varoluş mücadelesine, evrene ve kültüre ilişkin daha sorgulayıcı
bir tavrın izlerini sürer.
Taş,
biçimiyle, kalıcılığıyla maddenin dışına, uygarlığın nesnesi olarak
varoluşun maddesel boyutuna gönderme yaparken, tüm dişiliğinden,
cinsel kimliğinden sıyrılan
beden, cinsiyetsiz görünümüyle kadın olmanın ötesine geçip insan
olmaya varan bir iç yolculuğun ve derinliğin içinde, içsel olana
gönderme yapar.
|