|
YOL HİKAYELERİ
ROPORTAJ: Nida Nevra Savcılıoğlu
(Okuyanus
Yayınları,11/10/2002)
Zaman yorum zamanı. Değişik okumaların sunduğu düşünsel özgürlük
zamanı. Bu özgürlük sanatlar arasındaki mesafeleri, sanatla gündelik
yaşam arasındaki küskünlüğü ortadan kaldırıyor.
Nurettin Erkan’ın yol hikayelerinin, yol boyunca gördüklerinin,
dinlediklerinin ve okuduklarının tuvale nasıl yansıdığını görmek
için ve bu yolda; sanatın sonu olmayan yolunda tuval ve fırça
aşamasına gelene kadar ve sonrasındaki öyküyü resimlere bakarak
okumak ve bu yazıyla sağlamasını yapmak için...
Nida Nevra Savcılıoğlu: Resimlerinizde “yabancı” kavramıyla nasıl hesaplaştınız?
Nurettin Erkan : Her ne kadar sıklıkla kullandığımız bir sözcük olsa
da,kanımca o kadar yabancılaştık ki, yabancının kim ve
yabancılaşmanın da ne olduğu hakkında pek bir şey bilmiyoruz ve bu
bilgiye de yabancılaşmış durumdayız. Giderek, kültür, bilgi ve
iletişim ağı hacimlerinin genişlediği spekülatif dünyada,
kimliğimizin bulunduğu alan baskı altında ve sürekli daralıyor. Bu
daralma da bizi bir panik durumuna sokuyor. Genişleyen ve
olasılıkları artan hayatın cazibesinin peşinde durmadan koşulurken
zamanın hızı artıyor giderek. Belki yabancı, hızı arttıkça körelen
gürültünün zamanı ile duyarlı durağanlığın sessizliğinin olduğu
ikilemin ara yerinde bir yerdedir ve ısrarla yabancılaşmaya devam
etmektedir. Bazen bu kavramı, kişisinin terk edip geriye bıraktığı
boşluk, artık kişisel olmayan boşluk olarak algılıyorum. Yabancı
artık bir kişi değildir. İşte bu ara yerdeki boşluğun -veya siz her
ne derseniz onun- görsel izdüşümündeki detaylar öteden beri
resimlerime konu olmuştur. Bu yeni bir şey değil benim için. Her ne
kadar ilk defa bir sergimi adlandırmış olsam da bu kavram hep vardı.
Ama artık olmalı diye düşündüm bu son sergimde.
Nida Nevra Savcılıoğlu: Aynılaşma sürecindeki yabancılaşma mı serginize koyduğunuz adın
anlamı? Yoksa tüm göndermelerini içeriyor mu?
Nurettin Erkan : Sanatınızı spekülatif bir ideolojinin temelleri üzerine
kurmak ayrı, dünyada olma, varolma biçiminizin bir sonucu olması ve
sanatınıza yansıması ayrı şeylerdir ve benim için kaçınılmazdır.
Hatta bu söylediğim ikinci anlamda, saydıklarınızdan bazıları veya
bunlara benzer şeyler tamamen hortlayabilir bile. Bunu kabul
ediyorum. Bu anlamda resmimle başa baş gidiyorum sanki. Belki bazen
bu iki boyut üzerine sıkışmış dünya efendileri, benden daha önce
düşünebiliyor ve bir sonrakinin sancısını bana diretebiliyorlar.
Onlardan kurtulmak çok zor. Onları aşma çabası var çünkü, olmalı ya
da. Başkaldırı her yerde var, bende de onlarda da. Başkaldıran insan,
kendine bir hedef belirlemiş değildir. Başkaldırı onun var olma
biçiminin ta kendisidir. Yabancının doğasıdır ve onun bu uçsuz
bucaksız boşluktaki duruşuna hayranlıkla bakıyorum.
Nida Nevra Savcılıoğlu: Çalışmalarınız hangi zaman dilimini kapsıyor? Düşünsel ve biçimsel
öğelerin ortaklığı nasıl bir sonuç veriyor?
Nurettin Erkan : Bu sergideki resimlerim son bir yıl içindeki çalışmalarımdan
oluşuyor. Görsel olanla düşünsel altyapıyı birbirinden ayırırsak, bu
resimler sadece belli bir düşünsel altyapının gelişiminin üzerine
biçimlenmiş resimler değil. Eş zamanlı iki ana öğe sayılabilir. Ama
büyük olasılıkla görsel olanın daha öncelikli ve etkin olduğunu ve
düşünsel altyapıyı da barındırdığını düşünüyorum.
Nida Nevra Savcılıoğlu:
Kişisel tarihinizdeki detayların resimlerinize nasıl yansıdığı
konusunda neler söyleyebilirsiniz?
Nurettin Erkan : Üç veya dört yaşlarına kadar Bingöl'ün Solhan
ilçesinin,dağın dibine dayalı kenar mahallesinde oturduk. Yöre
çocukları kış aylarında sık sık salgın hastalıklar geçirirdiler.
Küçük ablam ve erkek kardeşimle bu hastalıklardan birine
yakalandığımız günlerden birinde bir rüya gördüm. Bu rüyada üçümüzde
yatak giysilerimizle yan yana uçuyorduk ve hemen atımızdaki vadinin
küçük patikasında annem, çevik adımlarıyla ölüyor oluşumuza çare
bulamamış olmanın telaşıyla yürüyordu. Hava kasvetli ve rüzgarlıydı
ve bir şiir mısrası gibi her şey akıp gidiyordu. Belki bununla
başlayan ve daha sonraları sık sık tekrarlanan buna benzer imgeler
düşünülürse, görselliğin çok daha önceden geldiğini söyleyebilirim .
Levi - Strauss'a göre resim sanatı bağlamında sanat yapıtının konumu,
nesne ile dil arasında, bir ara konumdur. Ne doğanın tam bir
yansıması, ne de göstermeye çalıştığı şeylerle maddi ilişkisi olan
bir göstergeler sistemidir. Kaldı ki doğa, tamamen kendisi olarak
değil, bir imgeye bürünerek yansır. Değişimse, bu görselliği
etkileyen ve onu sürekli devingen kılan ve benim için vazgeçilmez
olan bu imgenin bir felsefeyi peşinden sürükleyen yanıdır.
Nida Nevra Savcılıoğlu: Resimlerinizde gözlemlediğiniz değişimler ve yaptığınız denemelerin
nasıl sonuç verdiği ile ilgili neler söyleyebilirsiniz?
Nurettin Erkan : Geçen yıllardaki resimlerim daha yumuşak formlardan
oluşuyordu. Şimdi daha sert bir yapıya büründüler ve renkler de
giderek canlandı. Bir de ilk olarak desen, resmin içine girince bir
varoluşun başka bir katmanı oluştu ve resmi ikiye böldü. Boyayla
giydirilmeye çalışılmış figürler ve tamamen çıplak desenlerin
karışımı... Aynı mekandalar, ama tamamen farklı doğaları var ve bu
iki doğa birbirlerinin yörüngelerinde bakışımlı olarak savrulup
duruyorlar.
Nida Nevra Savcılıoğlu: Resimlerinizdeki felsefi alt yapının önemini sürekli vurguluyorsunuz.
Bu düşünce kaynağını nereden alıyor? Doğu ve Batı arasındaki
geçişiniz bunda ne kadar etkili oldu?
Nurettin Erkan : Felsefi açıdan bireyin varlık sorunuyla, sanatçının sanat
yapma dürtüsü, sanatın dışavurumundaki özde buluşur. Bu öz kendi
varolma biçimini ararken, kendini bir yolculuğun içinde bulur.
Yolculuk sanki hep “öteki'”ni bilmektir, öteki kişiyi, öteki zamani
veya öteki her şeyi... Hatta hep ötekileşmek... Edip Cansever' de
birden bire dile gelir bunu:''Ey suret, neden iki kişisin?”...
Yabancının var olma biçimi budur.
Kültürler arası ve mekanlar arası yolculuklar buna katkıda
bulunurlar ve bir sonrakine olan göç, bir öncekini bellekte özel bir
yere yerleştirir ve onu unutulmaz kılar. Kendisi ve kültürel dünyası
terk edilen geçmiş, bulanıklaşma yerine giderek netleşir ve kendini
yeniden doğurur. Kanımca yabancının belleği böylece kuvvet kazanır
ve yaşadığı anın dışına sık sık yaptığı zihinsel yolculuklar onun
dünyayı algılamasını da kuvvetlendirir.
Bu bağlamda kendimi şanslı buluyorum. Doğuda, bir paket
sigara almak için on beş kilometrelik ıssız yollar yürüdüm. Bu
uzayıp giden kurak topraklar üzerindeki ıssız yollarda yürürken,
sessizliğin nasıl sese dönüştüğünü; sinek, çekirge vızıltıları ve
kavurucu sıcağın altındaki buğday tarlalarının çıtırtılarının nasıl
yüksek seslere ve şose yollarda adımlarımdan çıkan seslerin,
kulaklarımda nasıl koca patlamalara yol açtığını duydum.
Nida Nevra Savcılıoğlu:
Doğuda zamanın algılanışıyla batıda bu algılayışın değişimi de etkin
bir rol oynamıştır sanırım...
Nurettin Erkan : Doğunun zamanı bu ve buna benzer şeylerden oluşuyor.
Elektriksiz uzun kış gecelerinde, babamın, pilli radyonun kısa
dalgasını karıştırarak istasyonlar arasında dolaşırken çıkardığı
parazitler, belki ilk imgeler. O zamanlar bana göre bu
istasyonlardan parazitlerle karışık gelen sesler, mahallemizin hemen
sonunda olan hayali büyük duvarın öteki tarafından geliyordu. Bu
duvarın arkası hakkında hiç kimsenin fikri yoktu. Belki çağdaş dünya
edebiyatını veya şiirini bu duvarın arkasında keşfettim. Şerefettin
yaylasındaki kara çadırlardan köylere ve oradan da kentlere,
İstanbul’a olan yolculuğun üst üste bindirilmiş zaman kavramları
oluşturduğunu düşünüyorum. Belleğin bedene ve mekana bağlı olmayan
zamansal hayatı. Bu olgular, resimlerimdeki mekanda veya
mekansızlıkta figürlerin görsel kimliklerinde kendilerine bir yer
arar gibiler. Figürlere görsel olarak bakış açımda, eylemleri,
ilişkileri ve boşluktaki bütün devinimlerinde bu kimliklerden izler
var sanırım.
Nida Nevra Savcılıoğlu: Yaratımınızı tetikleyen temel yaşamsal faktörler neler? Şiir ve
edebiyat yaratma pramitinizin hangi katmanında? Resimlerinizde
disiplinler arası geçisin göstergeleri neler?
Nurettin Erkan : Daha önce de söylediğim gibi, bu bir varlık sorununun sanat
yapma iç dürtüsüne dönüşmesi veya buluşması. En temel faktör bu
sanırım. Öte tarafta kişi sanat yapsa da yapmasa da onun oluşumunda
katkısı olan sayısız faktör vardır zaten. Bütün bu sayısız
faktörleri bir kenara bırakırsak, şimdilik beni tetikleyen şeyi,
resim yapma eyleminin sadece kendisi olarak da adlandırabiliriz.
Fakat bana göre sanatçının sorumluluğu büyüktür ve bu sorumluluk
sadece kendi üretim alanıyla sınırlı bir ilgi alanı olmamalıdır. Bu
sorumluluğu sanatçı olanlar için söylüyorum; çünkü sonradan sanatçı
olmak zor kanımca. Yani sanatçı olmayı öneremezsiniz, önerseniz de
olabileceğine inandığınızdandır. Bu bağlamda sanatçı kişilikli
birinin, öteki disiplinlerle bir bağı vardır mutlaka. Aksini
düşünemiyorum bile. Bu doğal ilgi dışında özel eğilimler de olabilir
,o ayrı.
Daha öznel bir yaklaşımda bulunmam gerekirse, gerek resim
sanatı, gerekse diğer sanat dallarındaki eserlerle veya
sanatçılarıyla olan ilişkimi tabiri caizse bir akrabalık ilişkisine
benzetiyorum. Bir tür yakınlık veya yazgısal birlik kurabildiğim
sanatçılar, beni derinden etkiliyor. Bunlar arasında, çoğunlukla
ressamlar, edebiyatçılar, felsefeciler, kuram bilimciler,
müzisyenler ve sinemacılar var. Genel anlamda varoluşun görsel yanı
gibidir resim ve bu saydığım sanat dallarının vücuda gelmiş hali
gibidir benim için. Önce görürsünüz, sonra sesini duyarsınız, belki
sonra kokusunu... Hemen arkasından anlamı gelir, felsefesi,şiiri...
Şiir de bu sanatların üzerine sinmiş, anlamsal estetik gibidir ve
onsuz yapamayacağımı biliyorum.
Bazen bir mısra yıllarca aklımda döner durur, damıtılır,
sabırla bekler, uygun zamanlar ve yerlerde tekrar tekrar vücuda
gelmek ve sürekliliğin sihirli zamanı içinde anlamını çoğaltmak için.
Paul Celan'ın “göz pınarlarında senin /tutmadadır deniz verdiği sözü”
mısrası döner dolaşır, gelir Tagore'nin “bazı acılar için yürekte
bitmek tükenmek bilmeyen gözyaşı kaynakları bulunmalı” mısrasıyla
buluşur. Camus'nün aklın susuz çöllerinde, dünyanın kendisine ait
olduğuna dair kanıtlar ararken, Hilmi Yavuz “sözlerin kumunda bir
vaha idi yaz” mısrasını kurar ve belki o çöllerde uçuşan, yabancının
(figürün) boşluktaki bin bir haline rastlayabilirsiniz .Belki de
daha gerilere gidip, koyu yeşil ve rüzgarlı bir vadide beyazlar
içinde uçuşan üç kardeşi ve altlarındaki patikada telaşla, aceleyle
ve ustalıkla yürüyen annenin imgesini görebilirsiniz.
Nida Nevra Savcılıoğlu: Ressamın resim yapma süreci, yeni teknikler ve renklerin keşfiyle
gelişiyor. Peki kişinin kendi kişisel yolculuklarındaki keşfi?
Nurettin Erkan : Evet genel bir sorundur, bu yeni teknikler dediğiniz.
Düşünsel altyapısı ne kadar kuvvetli olursa olsun resmin plastik
fikri de aynı olgunlukta değilse ikisi birden zayıflıyor. Kanımca
her ne kadar birbirinden ayrılması mümkün olmasa da, biçim ve içerik
bütünlüğü deniliyor. Saf biçim arayışları veya, mutlaka yeni biçim
üretme kaygısı, resmi kısır döngüye götürebileceğine inanıyorum. O
yüzden ,mutlaka yeni olacak kaygısı gütmedim hiç ve yeniliğin
kapılarının bu tavır içinde daha kolay açılabileceğini düşünüyorum -veya
özgünlüğün-. Bu çılgınca yenilik arayışları, arayanları aynı potada
buluşturuyor ve sıradanlaştırıyor. Milan Kundera'nın dediği gibi
bunlar, “kendi mezarcılarının müttefiki” olmak için canla başla
çalışıyor gibi. Gerçek değer yargılarının kaybolduğu ve kapitalist
düzenin çıkarları doğrultusunda kurduğu spekülatif sisteme yaranmak
için her yola baş vuruluyor. Bu sistemin sahte imajlarla donatılmış
parlak ışıklar altındaki inanılmaz cazibesi, çoğunluğu aynı yol
ağzında buluşturup sürü haline sokuyor. Doğrusunu söylemek gerekirse
bütün bunların tersine, ben bu manzaranın içinde yabancının
yüzündeki o inanılmaz çekicilikle karşılaşıyorum. Hala direniyor ve
inancından hiçbir şey yitirmemiş gibi görkemli...O yüzden
resimlerimi, bir öncekinin üzerine oturabilen ve böylece değişerek
gelişen biçimler olarak değerlendirebilirim. Daha çok, onların benim
olabilmesi için büyük bir çaba harcıyorum ama her defasında büyük
bir yenilgiyle sonuçlanıyor. Yenilgi öteki resmin yaratılması için
gerçek bir neden doğuruyor. Bu yenilgiyle öteki resme başlarken,
daha önce yaptığım resimlerin benden uzaklaşarak yabancılaşmasına
tanık oluyorum, kişileşiyorlar sanki, yalnız başlarına ve bağımsız.
Nida Nevra Savcılıoğlu: “Tuval resmi bitti” düşüncesini nasil yorumluyorsunuz?
Nurettin Erkan : Sürekli birileri bir şeyleri bitiriyor bizim adımıza. Resim
bitti, dostluk bitti, aşk bitti, hatta yoktu gibi saçmalıklar. Bir
şeyler bitmiyor aslında, insanlar bitiyor sadece. Değişim kaçınılmaz,
evet değişiyor, değişmeli de; ama bitmedi. Kim bitiriyor bütün
bunları? Eğer sizin için bir şeyler bitmişse, o sizin sorununuzdur
veya seçiminizdir. Eğer aşık olamıyorsanız o aşkın bittiğinden
değildir, sizin yüreğinizde aşkın bitmesindendir. Tuval resminin
bittiğine dair kehanetlerde bulunmakla övünenlerin önünde birkaç
seçenek vardır bence. En doğru olasılıkta seçimleri başkadır ve bu
çok doğaldır, iyidir hoştur, başka malzemeler, zenginlikler çıkar
ortaya. Herhangi bir alanda ufkumuz daraldığında, onun bittiğine
dair düşünceler üretmek alışkanlıklarımızdandır zaten. Ama daraldığı
iddia edilen ufukların bir yerlerinde sürprizler her zaman saklıdır.
Umulmadık bir anda ortaya çıkar ve hepimizi şaşırtırlar.
Nurettin Erkan’ın duyuları resmine malzeme olacak türlü etkilere
karşı ardına kadar açık ve her an bir yolculuk kararı alabilir kendi
içinde. Bu akışı bir süre ertelemesini ve sorulara yanıt vermesini
istediğimde hızla yanıtladı ve devam etti yoluna. Önünde bir sergi,
ardından kendisi için de bir bavul hazırlayarak çıkacağı gerçek bir
yolculuk vardı.
|