Varlık ve kimliksizleşme süreci
Levent Çalıkoğlu
İlk
izlenimde duyumsanan belirgin tüm anlam çözümlemelerine ve biçimsel
referanslarına karşılık, Nurettin Erkan’ın resimlerinde beliren
sürekli bir oluş ve doğum haline gebe amorf beden imgelerinin,
esasen kendileri dışında hayali pek çok kavramsal “boşluğa” işaret
ettiklerini düşünüyorum. Soyut aklı reddeden her türlü ontolojiye
karşı bir seferberlik halini hatırlatan bu imgesel bedenler, kimi
zaman romantik bir boşlukta salınarak, kimi zaman da üzerimize
sıçrayacak kadar yüzeyden dışarıya üç boyutlu hacim çıkıntısı
yaparak, bizi, düşüncenin ve onun karşılığına dönüşmek isteyen
resimsel bir eylemin ilk hâllerine gönderiyorlar. Çizgisel ve
boyasal olarak gövdeleri üzerine öbeklenen ve kendileri dışında “öteki”
hâllere olanak tanıyan bu derisiz bedenler, algılamada ortaya
çıkabilecek farklı gerçeklik ve ruh hâllerini kışkırtıyorlar. Varlık
olmak için devinen bu kimliksiz bedenlerin birbirleri içerisine
sokulmaları hem “insani” bir temas fikrini vurguluyor hem de tenin
ortadan kalktığı sınırda, dokunmanın nedenlediği büyük bir varoluş
zincirini harekete geçiriyor. Tam da bu noktada, rollerine ve
kimliklerine dair hiçbir öneri getiremeyeceğimiz bu kahramanlar için
-bir ucu bize ulaşan- Borges’vari bir otobiyografi sorunu beliriyor:
“Kimdim? Bugünün şaşkın beni mi, dününki mi, unutulmuş yarınınki mi,
öngörülemez olan mı? Yoksa hepsini bir aynadan izleyen diğeri mi?”.
Bazen boyasal bir karışıklıkta kaybolan bazen de cinsiyetsiz bir
imge olarak tek başına öne çıkan bu bedenler farklı rollere
bürünerek, soru işaretlerini çoğaltıyor, asıl olana vurgu yapar gibi
görünürlerken hemencecik oradan sıyrılmamıza ve uzaklaşmamıza neden
oluyorlar.
Kimi okur için postmodernist bir zihin jimnastiği olarak
algılanabilecek bu benzetme trafiği, anlamsız bir çözümleme
stratejisi gibi görülebilir. Açıkça söylemeliyim ki ben de, Nurettin
Erkan’ın resimlerini, kavram dalgaları arasında kaybetmek
istemiyorum. Fakat biçimsel dili ve atmosfer önerisi ile
sosyo-kültürel kavram ve söylemler arasında öyle bir kemikleşme
hissediliyor ki, birini gözardı ederek diğer noktayı çözümlemek pek
akıllıca görünmüyor. Bu yüzden ilk etapta bu bedenlerin çıkış
gerekçelerini, daha sonra da -istememiş olsa dahi- örtüştüğü ve
tetiklediği söylem katmanlarını işaretlemeye çalışacağım.
Kanımca sonsuz ve değişmez bir beden bilgisinin kökeninde yatan esas
yapıyı keşfetme arzusunun yönlendirdiği bir resim dili var
karşımızda. Değişimin, parçalanmış ve kaotik bir bilinç akıntısı
yarattığını bilen ve bildiği için bu baskın güce karşı koymaya
çalışan bir sanatçının hayalgücünün ürünü bu derilerinden sıyrılmış
bedenler. Şüphesiz Erkan’ın amacı, dip dalgıçlığı ile evrensel ve
ebedi hakikatlere ulaşmak değil. Sınıflandırmacı ve kendi dışında
başka söylemlere yaşam şansı tanımayan anlatıların genelleyici
olduğunun farkında. Bu nedenle her şeyin tek bir ideale bağlandığını
ya da bu sayede ayakta kaldığını söyleyen üst-dil, üst-anlatı ya da
üst-teorilerden uzak duruyor. Modern yaşamın derin kaosuna ancak
kendi gelişim eğrisinin teknik ve imkânlarına odaklanarak karşı
konulabileceğini düşünüyor. En küçük olasılıklarda (çizgi, renk,
kontur...) dahi kendi olmaya çalışıyor. Her türlü bastırma,
sıkıştırma ve direnç, son kertede izini mekan olarak bedende görünür
kılacağı için, onu yapıtının temel öğesi olarak görüyor. Ona göre,
aklın yönlendirdiği her türlü totalleştirici gücü ortadan kaldırmak
için bir direniş mekânı olarak beden üzerinde bekinmek bir tür
meydan okuma göstergesi. Bu nedenle, içerisinde öze ait değişmezliği
ve sonsuzluğu barındıran beden, tek ve ana amaca dönüşüyor. Modern
hayatın gelip geçiciliğine ve bir süre sonra çıkış gerekçesini
nedensizleştiren değişim gücüne karşı ısrarla beden bilgisini
kutsamaya çalışıyor. Vadedilmiş göz kamaştırıcı dönüşüm değerlerinin
sahip olduğumuz her şeyi imha etme tehditine karşı duruşun imgesi
oluveriyor bu bedenler. Durdurak bilmeyen bir çözülme, yenilenme ve
kaotik değişimle yüzleşme isteğinin metaforuna dönüşüyor. Şüphesiz
başka pek çok şeye işaret etmenin aracısı olan bu metaforun,
gösterilmek istenilen şeyin yanı sıra tartışmanın terimlerini de
etkileyen bir değişim girdabının içinden keşfetmek ve tanımlanmak
zorunda olduğunu farkında Erkan. Bu nedenle hem beden-imgeleminin
varlığını olumlatmak hem de onların bir bilgiyle sarmalandıklarını
hatırlatmak için üretimini rastlantısal öğelerden kurtarıyor.
Ayrıntıdan ve dünyevi referanslardan arındırılmış bir atmosfer
önerisi içerisinde kendi hakimiyet alanlarına odaklanıyor. Bu
arındırma işlemi öyle bir süzgece ulaşıyor ki, belki de sırf bu
yüzden izlediğimiz onlarca imgenin aslında tek bir bedenin varlık ve
şekil değiştirmiş hali olduğunu düşünmeye başlıyoruz. Bir diğer
deyişle beden, her şeyi yutan, fakat bu arada hem yuttuğunun içinde
kaybolan hem de onu kendinden bir parçaya çeviren bir tür girdaba
dönüşüyor. Bu her iki olasılığa açık yapı, kimi durumda sadece kendi
bütünselliğini çağrıştırsa da imge-beden olarak ötekinin
belirmesiyle birlikte merkez olmaktan uzaklaşmaya başlıyor. Bir
namevcudiyet ya da elden ve gözden kayıp giden bir “şey” oluveriyor.
Anlamın, iktidarın ya da eylemin kaynağı olmaktan kurtulup, bakan
kişinin karar verdiği bir varlığa bürünüyor.
Görüldüğü gibi özne olmaya giden yolda varlığını izleyicinin
insafına bırakan bu bedenler, gerçek yaşamı hatırlatır nitelikte bir
iktidar fenomenini analiz etmenin vesilesi olmaktadırlar.
Dolayısıyla izleyicinin hüküm verme gücü iktidar fenomenini
hatırlatmak için bir tür aynaya dönüşür. Özne olma yolunda hiçbir
başarısı bulunmayan bu bedenler aracılığıyla Erkan, erkin insani
cisimsellikle ilişkisini ve iktidarın tanzim ve tarif gücünü masaya
yatırır. Bu sayede, iktidarın özne üzerindeki dışsal biçimsel
etkisini değil benlik üzerindeki içsel nüfuz şeklini de gündeme
getirir. Bedenin belli jestleri, eylemleri, vücutsal ilişki
biçimleri ve iktidarın kendisini görünür kılmak için bir “vasıtaya”
dönüştürdüğü olası tüm hâller, ressam tarafından canlandırılır. Bu,
görünüşte mevcut olmayan ama sanatçı-birey olarak Erkan’ın
halihazırda her eyleminde ensesinde ve fırçasının ucunda hissettiği
bir iktidarın varlığına karşı çıkıştır. Birbirine bağlı bu karışık
ilişki sistematiği içerisinde haklı olarak Erkan’da kendisini,
iktidarın bakışının bir nesnesi olarak algılıyor ve kendi benliğinin
yansıması olarak ürettiği bedenler üzerinde gözetim uyguluyor.
Açıkçası bilinç, beden üzerinde iş görmeye devam ederken, kendisini
açık seçik belli etmeyen bu baskının karşısına bireysel bir direniş
hamlesi olarak yerleşmek durumunda kalıyor.
Her
ne kadar açık birer kimlik ve tekil varlıklar şeklinde
isimlendirilemezlerse de bu bedenlerin birlikte yer aldıkları
uzamsal zaman içerisinde, kendi aralarında geçen bir fiziksel
varoluş süreci yaşadıklarını da düşünmek mümkün. Gerçeğin metaforik
yansıması olarak belki de istemedikleri halde sımsıkı bir bağ inşa
ettikleri söylenebilir. Daha da önemlisi, onları özne konumu ile
birey arası belirsiz bir noktaya hapseden üreticisi için bu
bedenlerin katılımcı birer insani varlık oluvermelerinin en önemli
gerekçesi temas fikri ve dokunmaktır. Bu sayede, tenin ortadan
kalktığı bir sınırda kendi aralarında yaşadıkları diyalog
sahicileşir ve ortak uzamlarının bizim algıladığımız dünyanın
benzeri olmadığı konusunda oluşabilecek soru işaretlerini ortadan
kaldırmış olurlar. Öte yandan bu figürsel kahramanlar yaşayıp
gitmekten çok, anlamak zorunda olmanın yükünü taşıyor gibidirler.
Birbirlerini sürekli duymaya çalışıyor ve sesleniyor gibi durup
bakmalarının gerekçesi budur. Kaldı ki bu anlama isteğinin ve anlam
verme sürecinin, figürlerin katlanmak zorunda oldukları bir yazgı
olduğunu, resimsel atmosfer bize sürekli hatırlatmaktadır. Bu
hatırlatma, izleyici olarak bizim açımızdan bir aynalaşma ve
özdeşleşme süreci doğurarak bedenlerin bizlerden biri olabileceği
duygusunu harekete geçirir. Fakat figürler arasındaki ilişkinin,
bizim dünyasal karşı karşıya gelişimizden farkı, onların daha
dolaysız, bir yabancının değil daha çok bir dostun ve kader birliği
etmiş bedenlerin yan yanlığının getirdiği bir rahatlama hâli gibi
duruyor. Neredeyse ezberledikleri bu mekânın içerisinde,
birbirlerinin bedensel temaslarını da ezberlemenin rahatlığını
yaşıyorlar. Merkezileşmeyen, ötekine de yaşam ve varoluş şansı
tanıyan bu “arada” kalmış bedenler, bir benlik gösterisine
girişmeden usulca iç içe girerek, maddi dünyada uzamsal nitel
ayrımlara yol açan hallerin tam zıttı olarak güvenli bir biraradalık
sergiliyorlar. Dolayısıyla bu uzamda nefes alabilmek, soru sormak ve
dinlemek için her imge bedenin kabul ettiği ön koşul şudur: Çevremi
saran beden-imgelere yanıt olarak bedenimin icra edebileceği bir çok
eylem türü varsa eğer, aynı durum öbür bedenler için de geçerli
olmalı. Bu sayede bedenim, dokunma ve temasla diğer bedenlerin
eylemlerini yorumlasa dahi onların varlıklarına şüpheyle yaklaşmaz.
Çünkü bilir ki, nitel farklılık tarafından karakterize edilen
duyularımız maddi dünyaya aittir. Bu nedenle iktidarın hem
totalleştirici hem de bireyselleştirici yapısı dışarıda sokakta,
kent dokusu altında, dünyevi her türlü gönderimde bırakılmıştır. Bu
olasılığı akla getirebilecek her türlü nesne, bir bütün ya da birlik
duygusunu kışkırtan her türlü özneleşme süreci bu uzamın uzak
durduğu özelliklerdir. Eğer bedensel kimlikten, cinsellikten ayrı
bir aynılaşma sürece yaşanacaksa, bu ancak resimsel zaman ve mekânın
sınırları içerisinde olacaktır. Çünkü gerçek iktidarın dünyasında
bireyselleştirme stratejileri çeşitliliği, farklılığı ve tikellik
taleplerini kışkırtır ve bu karmaşıklığı çözmek için işleyişi
denetleyecek bir mekanizmaya ihtiyaç duyulacağını söyler. İlk hamle
olarak da bedeni kontrol altında tutmaya ve dizginlemeye çalışır.
Demek ki beden, olanaklı bir ihlalin ya da reddin bölgesidir.
Kanımca Nurettin Erkan, bu ilişkinin bilincinde olarak olası tüm
farklılaşmayı ve çeşitliliği yadsıyor, görünüşün farklı suretlerinin
kendi içinde olsa dahi bir iktidar ilişkisi doğuracağını düşünüyor.
Ve tam da bu nedenden dolayı aslında iktidar diye bir şey olmadığına
inanıyor. Çünkü iktidar ilişkileri toplumsal şebekelerde, bireyler
ya da gruplar arasında dönen ilişkilerde kök salar. Haklı olarak
çeşitliliğinin olanaklılığı iktidar oyununun bir parçasıdır. İktidar
teşvik eder, sevk eder, baştan çıkarır ve aynı zamanda yasaklar.
Yasak, arzuyu kışkırtır ve bu olasılık zinciri katlanarak çoğalır.
Sonuç itibari ile de iktidarın kendine ait sözü olması için, özne
olmaya çabalayan öznenin dışında bir varoluşu yoktur ve olmayacaktır.
Nurettin Erkan, benliğinin yansıması olan resimleriyle bu fikre
sonuna kadar sadık kalmaktadır.
|